ANLATACAK NEYİN VAR?

KAFESTEKİ BÜLBÜL ÖZGÜRLÜĞE HASRET ŞEHİR: KUDÜS

Kafesteki bülbül özgürlüğe hasret olduğu şehir Kudüs..Vahyin kutsadığı şehir olarak da bilinen Kudüs tarihteki en eski şehirlerden biri. Şehir Ofil Tepesi’nin Silvan Köyü’ne bakan ‘’Tell ofel’’ olarak da bilinen Zuhur Tepelikleri’nde kuruldu. Kudüs’ün üç tarafı vadilerle çevrilidir. Dolayısıyla şehre saldırılar Kuzeyden gelmektedir. Şehrin korunaklı yapısı nedeniyla yerleşim yeri olarak seçildiği öngörülmektedir. Tabi ki tek etken Kudüs’ün korunaklı yapısı değildir. Bunun yanında en önemli etkenlerden biri de şehrin sahip olduğu su kaynaklarıdır. Kudüs halkı ilk zamanlar yağmur sularını toplamak için kazdıkları kuyulardaki sular ile yetinirken nüfusun hızla artmasıyla diğer su kaynaklarına yöneldiler. Ümü’d-dereced Çeşmesi bu su kaynaklarının başlıcasıdır. Kudüs’ün su kaynakları bununla sınırlı değildir. Silvan Havuzu, Eyyub Kuyusu, Hamara Havuzu gibi su kaynaklarına da sahiptir.

Üç semai din için de kutsal olan Kudüs tarihte birçok kez işgale uğramış, sürekli esaret boyunduruğu altında ezilmiştir. Peki neden? Kudüs’e, kafesteki bülbüle neden sahip çıkılmıyor ya da Kudüs neden  yeteri kadar korunamıyor? Bu sorular elbet bir gün cevap bulacaktır. Kudüs sürekli işgal edilmesiyle birçok farklı medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Bu sayede medeniyetlerin beşiği olmuştur. Bu medeniyetin ilk misafirleri Kenaniler idi. Kenaniler Arap yarımadasının kuzeyine yerleştiler bundan sonra Kudüs’ teki hakimiyet sırasıyla şöyle devam etti: İbraniler, Asurlular, Babiller, Persler, Yunanlılar, Romalılar, Bizans gibi birçok farklı milletlerin yönetimi altında bulunmuştur.

Müslümanlar, önce namazı Kudüs’teki Beytü’l Makdise yönelerek kılıyorlardı ki kıblenin değişmesi ile ilgili inen ayette mealen şöyle buyuruluyordu: ‘’Biz yüzünü çokça semaya doğru çevirdiğini görüyoruz. Andolsun ki biz seni hoşnut olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Şimdi sen yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.’’ ‘’Nereden yola çıkarsan çık namazda yüzünü Mescid-i Haram’a doğru çevir. Nerede olursanız olun yüzünüzü o tarafa çevirin ki aralarından haksızlık edenler müstesna insanların aleyhinizde kullanabilecekleri bir delili kalmasın. Sakın onlardan korkmayın! Yalnız benden korkun! Böylece size olan nimetimi tamamlayayım da doğru yolu bulasınız.’’ Bu ayetler nazil olmadan önce cemaat namazın iki rekatini kılmıştı. İki rekatini de Mescid-i Harama’a yönelerek kıldılar.

Bilindiği gibi İsra kelime anlamı olarak ‘’gece yürüyüşü’’ demektir. Peygamberimizin Mekke’deki Mescid-i Haramdan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya geceleyin yaptığı yolculuğun adıdır. Bu hadise ile aynı adı taşıyan İsra Suresinde şöyle buyrulmuştur: ”Kulu (Muhammed)’i kendisine ayetlerimizden bazılarını göstermek için bir gece Mescid –i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren (Allah) eksiklerden münezzehtir. O gerçekten işitendir, görendir.’’ İsra hadisesi ile ilgili hadislerde de bu durum şöyle dile getirilmiştir: ”İsra gecesinde Hz. Musa’ya uğradım. Kırmızı kum tepesinin yanındaki kabrinde namaz kılıyordu.’’ Miraç hadisesi ise peygamberimizin yüce alemlere ilahi huzura yükselmesidir. Kuran-ı Kerim’de bu olay şöyle zikredilir: ”O ufkun en yukarısında idi. Sonra indi ve yaklaştı. Nihayet kendisine iki yay kadar hatta daha yakın oldu. Sonra da vahyolunacak şeyi Allah kuluna vahyetti. Onun gördüğünü kalbi yalanlamadı. Şimdi onun gördüğü hakkında onunla mücadele mi edeceksiniz? Andolsun ki onu bir kere daha hakiki suretinde gördü. Sidre-i Mümteha’da gördü ki onun yanında Me’va Cenneti vardı. O zaman Sidre’yi Allah’ın nuru kaplamıştı. Gözü ne şaştı ne de başka bir şeye baktı. Andolsun ki Rabbi’nin ayetlerinden en büyüklerini gördü.’’ Bu hadise ile ilgili şöyle bir hadis rivayet edilmiştir. Miraç’a  çıktığım gece bana iki kadeh getirildi.Birinde şarap diğerinde de süt vardı.Ben sütü aldım. Melek ”Seni fıtrata irşad eden Allah’a hamd olsun eğer şarabı alsaydın ümmetin azmıştı’’ dedi. İsra ve Miraç hadisesi biz Müslümanlar açısından işte bu denli önemlidir. Peygamberimizin mucizelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. İşte Kudüs’ün öneminin anlaşıldığı bir olay niteliğindedir.

En eski çağlardan bugüne pek çok peygambere vahiy Kudüs’te gelmiştir. Kudüs, vahyin nuruyla nurlanmıştır. Belki de bu yüzden vahyin kutsadığı şehir olarak nitelendirilmiştir. Vahyin nuru ile aydınlanma silsilesi Hz. Muhammed (s.a.v)’in İsra’dan Miraç’a yükselmesiyle sona ermiştir.

Müslümanlar açısından Kudüs’ün önemini birkaç başlık altında en can alıcı noktaları ile toplamak mümkünse de Kudüs’ün Müslümanlar açısından önemini saatlerce yazsak yeterli olmayacağı aşikardır.Kudüs’te artık Müslüman hakimiyeti olmalıydı. Zamanı çoktan gelmiş hatta geçiyordu. Ve beklenen gün gelmişti. Müslümanlar Yermük Savaşı’ndaki zaferlerin ve Şam şehirlerinin çoğunun İslamiyet çatısı altında toplanmaya başlamasıyla Kudüs için vakit tamamdı. Ebu Ubeyde İslam ordularını Kudüs’e gönderdi. Şehir, dört bir koldan kuşatılmıştı. Ebu  Ubeyde şehir halkına ya İslam’a girmelerini veya cizye ödemeleri ya da savaşa razı olmalarını teklif etti. Romalılar hakimiyetindeki Kudüs tercihini  savaştan yana kullandı. Ne var ki Romalılar aradan çok kısa bir zaman geçtikten sonra daha fazla şehri savunamayacaklarını ve İslam ordusunun kararlığını görerek barış istediler. Bu haber üzerine Hz.Ömer b. Hattab Kudüs’e ulaştı. Barış antlaşması bizzat Ebu Ubeyde Amr b.Cerrah’ın gözetiminde yapıldı.Kudüs Müslümanların  hakimiyetindeydi artık.Bir çocuğun annesine kavuşması gibi Kudüs’te Müslümanlara kavuştu.

Kudüs üç tarafının vadilerle çevrili olması bakımından kuşatmaya pek elverişli değildi. İlk başlarda Haçlıların durumu pek parlak gözükmese de Papazın rüyasıyla canlandılar. Papaz rüyasında Psikopos’ un liderlerin çıkarcı planlarını bir tarafa bırakmalarını ve herkesin oruç tutarak yalın ayak Kudüs surlarında etrafında dolaşmalarını emrettiğini söyledi. Bu işi işledikleri günahlara karşılık pişmanlık duygularıyla yaparlarsa dokuz gün içinde Kudüs’ ü zapt edeceklerini söylemişti. Haçlılar Kudüs’ ü ele geçirdiler fakat çok uzun yıllar hakim olamadılar. Kudüs’ ün fatihi Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Haçlılardan aldı.

Kudüs Fatihi: Selahaddin Eyyubi

Kudüs’ ün fatihi Kudüs fethedilmeden önce şöyle diyordu: ‘’ Kudüs ve Mescid-i Aksa Haçlıların işgalinde olduğu müddetçe ben nasıl olur da gülebilirim, sevinebilirim, istediğim gibi yemek yiyebilirim ve hele gözüme uyku girebilir.’’ Bu duygular içinde Kudüs’ ü kuşatan Selahaddin Eyyubi sonunda kendi rüyasını gerçekleştirmişti. 2 Ekim 1187 yılında Kudüs’ ü fethetti. İlk yaptığı iş ilk kıblemizi kendi elleriyle gül suyu ile yıkamak oldu.

Haçlıların Kudüs’ ü Hazımsızlığı

Papa yeni bir Haçlı Seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi başladı. Ordular arasındaki güç dengesizliğini gören Selahaddin Eyyubi’ nin askerleri çekingenlik gösterdiklerinde şu sözleri sarf etti. Tarih de bu sözleri altın harflerle bir köşeye not aldı: Mademki ölümden korkuyoruz niçin evlerimizde oturup çoluk çocuğumuzla zevk ve sefa içinde yaşamıyoruz? Bizim vazifemiz düşman azlığını çokluğunu mukayese etmek değil, onun karşısına çıkmaktır. ‘’Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki bana Allah yeter ondan başka ilah yoktur. Ben ona tevekkül ettim ve büyük arşın Rabbi odur.’’ Ayeti okunurken ruhunu teslim etmesi de Kudüs’ ün fethi sırasında askerlerinin gösterdiği çekimserlik karşısında Selahaddin Eyyubi’ nin kime güvendiğini gözler önüne serer niteliktedir. Yenilen pehlivan güreşe doymaz misali Haçlılar yine mağlup oldu. ‘’Arslan Yürekli’’ denilen İngiliz kral Rişar anlaşma yaparak çekilmek zorunda kaldı XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti karanlık bir gecede ayın parladığı gibi güçlü bir dönemini yaşıyordu, ay gibi etrafına ışıklar saçıyordu. Kendisine fetih yapmak için Batıyı seçmişti fakat Safeviler karışıklık çıkarmaya başladı. Çaldıran Savaşı ile bertaraf edilen Safevilerden sonra yüzünü Güneye çevirdi. Osmanlı Devleti tarihler 1516’yı gösterdiğinde Sinan Paşa önderliğinde Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferinde Kudüs’ e girdiler. Osmanlı İmparatorluğu 400 yıl Kudüs’e hakim oldu. Birçok medeniyete ev sahipliği yapan Osmanlı Devleti için rüya gibi günler geçti. Dile kolay 400 yıl boyunca. Osmanlı İmparatorluğundan sonra Kudüs’te İsrail ve İngiliz işgali başladı. Birbirlerinin birer parçası olan Osmanlı Devleti ve Kudüs birbirlerinden ayrıldılar. Osmanlı hakimiyetinden sonra vahyin kutsadığı şehrin gözyaşı bir daha hiç dinmedi, yüzü hiç gülmedi hatta günümüzde hıçkırarak ağlıyor.

İngilizler Kudüs’ü 1917 yılında işgal etti. Ne tesadüftür ki Balfour Deklerasyonu’nun yayımlanması ile Kudüs’ün işgal tarihi ile aradaki fark çok şaşırtıcı. Balfour Deklerasyonu’nun yayımlanma tarihi 2 Kasım 1917 burdan sonrası zaten gayet açık bir şekilde ortaya çıkıyordu. Balfour Deklerasyonu’nda şu cümleler yer alıyordu: ‘’Haşmetli İngiliz Kraliyet Hükümeti Filistin’de Yahudi halkı için milli bir devlet kurulmasını memnuniyetle karşılar.’’ Diyerek işbirliğini göz önüne seriyordu. Kudüs’te İsrail hakimiyetinin nedenleri arasında ise şu göze çarpmaktadır. Osmanlı Devleti’nin Mısır’dan saldırıya geçmesi karşısında İngiliz ordusuna Osmanlı Devleti’nin yenilmesidir ki 1908’de II. Abdülhamid tahttan indirilmişti. Bu iki devlet de hatta tüm Batı ülkeleri birbirlerinin ardlarını kolladılar. II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinin onlar için ne kadar bu kadar önemli olduğunu ayrı bir parantez açalım. Siyonizmin öncüsü Theodor Herzl kendilerine Filistin’den toprak verilmesi için görüşme talep ettiler. Bu talepleri reddedildi. Bunu üzerine araya adam sokarak padişaha şunları vaad ediyorlardı:

^^İmparatorluğu korumak için 120 milyon altın Franka mal olacak deniz filosu yaptırmayı,

^^Devletin mali durumunu canlandırmak için 35 milyon altın faizsiz borç vermeyi,

^^Osmanlı Devleti’ni 33 İngiliz altınına ulaşan borçlarını tamamen ödemeyi teklif ettiler.

Bütün bu olanların ardından şu sözler dudaklarından dökülüyordu: ‘’Devletin borçları bir ayıp değildir. Çünkü Fransa gibi başka devletlerin de borçları vardır ve onları zarar vermemektedir. Kudüs’ü İslamiyet ilk önce Hz. Ömer b. Hattab fethetme şerefine ulaşmıştır. Burayı Yahudilere satma kara lekesini ve Müslümanların korumam için bana emanet ettiklerine ihanet etme suçunu yüklenemem. Yahudiler mallarını kendilerine saklasınlar. Devlet-i Aliye’nin İslam düşmanlarının mallarıyla yapılan kalelerin arkasına sığınması imkansızdır, orası benim kendi mülküm değildir, milletimin mülküdür. Milletim bu yer için savaşmış orayı kendi kanlarıyla sulamıştır. Bir gün gelir de imparatorluğum parçalanırsa o zaman Yahudiler Filistin’i para ödemeden alabilirler.’’ II. Abdülhamid bunlara karşı gelerek ilk hedef olmuştur ve ilk  tahttan indirilmiştir. Kudüs İsrail’in işgali altında nefes almaya çalışsa da artık yoruldu. Ümmet 100 yıllık derin uykusunda uyumaya devam etti. Ta ki ABD başkanı Donald Trump’ un 6 Aralık 2017 tarihinde yaptığı açıklamaya kadar. Artık o açıklama Ümmeti derin uykusundan sıçratarak uyandırdı. O açıklamada şöyle deniyordu: ‘’Ben artık zamanının geldiğine inanıyorum. Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma vakti gelmiştir. Büyükelçiliği Kudüs’e taşıma talimatı veriyorum.’’ Bu açıklama milleti derin uykusundan uyandırdı ama şu da var ki o açıklamadan önce de Kudüs İsrail’in zulmü altında eziliyordu. Ümmetten toplu bir halde gür bir ses çıkmıyordu. Bakara suresinin 216. Ayetinde de buyurulduğu gibi ‘’Hakkınızda hayırlı olduğu halde bir şeyden hoşlanmıyor olabilirsiniz. Sizin için kötü olduğu halde bir şeyden hoşlanmış da olabilirsiniz yalnız Allah bilir siz bilemezsiniz.’’ Bu ayetten de şöyle bir sonuca ulaşıyoruz: Evet Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilan edilmesi gerçekten Müslümanları üzmüştür. Yani bize bu olay ilk başta şer gibi göründü. Biz Müslümanlar bu karar olmasa silkinip Kudüs’e belki de bu kadar toplu halde sahip çıkmayabilirdik. Bu olay Ümmet bilincinin bir kez daha gün ışığına çıkarmıştır.

Kudüs inşallah bir gün Müslümanların hakimiyetine geçer. Peygamberimizin hadisleri de bu durumu destekler niteliktedir. Bir Hadis-i Şerif’te: ‘’ Müslümanlarla Yahudiler harp etmedikçe kıyamet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar galip gelerek gelecek Yahudileri öldüreceklerdir. Öyle ki Yahudi taşın veya ağacın arkasına saklanacak da taş veya ağaç ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu şu arkamdaki Yahudidir. Gel de onu öldür diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesnadır. Çünkü o Yahudilerin ağaçlarındandır.’ Ebubekir Eroğlu’nun ‘’İlk Kıble Şehri’’ şiirinde de dile getirdiği gibi:

Barıştan ve uructan kalan bugün bir rüya

Rüyasıyla dahi barış yakışır ona

Hala serinleyen vardır avlusunda

Günü yokuş dibinde başlayanların

Yeşeren öğle sonlarında

Bülbül kafeste uzun yıllardır hapis ki bu durum şiirlere konu olmuştur.’’Barıştan ve uructan kalan bir rüya, rüyasıyla dahi barış yakışır ona. Kafesteki bülbül Kudüs artık özgürlüğünü istiyor. Bunun için her Müslüman elinden geleni yapmalıdır. Ben ne yapabilirim elimden bir şey gelmez dememelidir. Cahit Zarifoğlu’nun bir sözü bu durumu açıklar niteliktedir. İşte o söz:

Farz et körsün, olabilir,

El ele tut,

Taş al ve at

Kafiri bulur.

Demek ki her Müslümanın yapabileceği birtakım vazifeleri illaki vardır. Üzerine yapanlardan olmak temennisiyle… İnşallah kafesteki bülbül yakın bir zamanda Allah’ın izniyle özgürlüğüne kavuşur.

NAZLI ÇİFTÇİ MUĞLA SITKI KOÇMAN ÜNİV. EDEBİYAT 1.SINIF

TDV MUĞLA Y.Ö KIZ ÖĞRENCİ YURDU